Hakkımda

Yüreğimde dondurulmuş aşklarım, umutlarım, hayallerim ve hayal kırıklıklarımla doğmuşum kendini kış zanneden bir kasım ayında. Hacılar, doğduğum yer, Kayseri’de Erciyes eteklerinde küçük bir ilçeymiş o zamanlar, şimdiki gibi. Babam tam manasıyla dikiş tutturamamış bir esnaf emsaliymiş, annemse ona sürekli söylenen ama desteğini de hiç eksik etmeyen kadınlardan en yanakları al al olan, tombul ve tatlı bir kadınmış, şimdiki gibi. Ailenin en varlıklı halini ben yaşamışım, sadece ben çikolatalar alıp gönlümce yiyebilmişim ve jelatinlerini defterimin arasında biriktirebilmişim. İskarpin ayakkabılarımla top oynadığımda en az bana kızmışlar. Çocukluğum ya da onun önemli bir parçası olan ilkokul dönemim hacılarda küçücük, beş sınıfı, kocaman bahçesi olan ve tam gün eğitim veren sobalı bir okulun bahçesinde çoğu zaman yamuk plastik bir topun peşinde koşmakla geçti, aslında gençliğim de çok farklı değildi, yaş ilerledikçe değişen sadece topun kalitesiydi. Ara sıra yakalmaç da oynardık, hani şu kaçarken düşünce avuç içlerine taşlar dolan, acıtan oyundan. Sadece ona denilenleri yaptı aslında o çocuk, başarımda o küçük çocuğun bu ruhu taşımak ve bana bir kaç ilkokul arkadaşı bırakmaktan daha fazla bir katkısı olduğu söylenemez. Hep başarılı bir öğrenciydi o çocuk, dersleri her zaman “peki” gelirdi ve en çalışkanı da oydu o sınıfın. Mavi, kırmızı, yeşil kurdeleleri ilk o takardı yakasına, ama aslında sadece önüne konan yemeği yer, sorgulamaz, sorgulayamazdı. Tüm kızlar da ona hastaydı laf aramızda ama o hiç bir şey yapamazdı, çekingendi. Babam, annem ve üç abimden öğrendiğim en önemli şeyler saygı ve gülümsemenin değeriydi. Büyüdükçe bunlara sahip olduğuma daha çok sevinmeye başladım, aileme minnettarım. Orta okulda yavaş yavaş “ben” olmaya başlamıştım. Artık kararlar verebiliyor, arkadaşlarımı seçebiliyordum, yanılabiliyordum ve cezasını ödemek durumunda kalabiliyordum. Henüz insanlar menfaatperest olmamışken, henüz elmamın yarısını gönül rahatlığıyla sıra arkadaşımla paylaşabilirken ve açabilirken gönlümün kapılarını sonuna kadar, yaşadım doya sıya o çocukluk ve gençlik arasında sıkışıp kalmış zamanı. Ailemin o aralar şehir merkezi denen daha az şirin ama daha az tozlu ve daha çok konforlu yere taşınması benim at gözlüklerinden duyduğum rahatsızlığı ilk fark ettiğim zamandı. Artık daha çok düşünüyor, daha çok okuyor ama aynı miktarda top oynuyordum. Terli terli eve her gelişimde annemden aynı tonda azarlar yiyordum ve her seferinde terli terli su da içiyordum. Hayatta en yerinde verdiğim karar fen lisesine gitme kararıydı. Çalıştım, uğraştım ama çoğunlukla önüme konan yemekleri sorgulamadan yemeye devam ettim. Kazandım. Kayseri Fen Lisesine girebilen doksan altı kişiden biri olmuştum. Niye girmiştim fen lisesine? İnşallah kimse sormazdı bu soruyu. Bilmiyordum. Yedi kişi verdiler aynı dört duvar arasına, beraber kalacağımızı söylediler. Kaldık. Hepsi başarılı insanlardı, kimisinden çalışmayı öğrendim, kimisinden hırsı öğrendim ama çok kullanmadım, kimisinden ise çocuk olmayı öğrendim yeri geldiğinde ama hepsinden de gerçek dostluğu öğrendim en çok. Senelerce, hayatımın en önemli dönüm noktası olduğu söylenen ÖSS’ye çalıştım. Değilmiş. Hiçbir şeyin sonu, hiçbir şeyin de başlangıcı değilmiş o sınav ve ben hala aynı benmişim sınavdan sonra da. Ortalamamın üzerinde bir başarı gösterdiğim doğru. O da benim kısmetim. Üniversitem, üç yıldır okuduğum Bilkent Üniversitesi. Yepyeni insanlarla tanışmak tropik bir adada ilk kez tadacağım bir meyvenin tadı gibi gizemliydi, zehirli yiyeceklerle karşılaşmadım neyse ki. Memnunum hayatımdan, derslerim iyi, öğrenci kulüplerinden birinde iyi bir yerim var, iyi dostlarım var, iyi bir ailem var. En önemlisi artık önüme konan yemeği sorgulayabiliyor, istemiyorsam elimin tersiyle itebiliyorum. Bundan sonra hayattan beklentim farklı bir insan olabilmek, hep gülümseyebilmek ve o çocuğun bana teslim ettiği ruhu gerçek sahibine gururla geri verene kadar, taşıyabilmek. Geride bırakacağım tek şeyin umutlarım ve gülüşlerim olması dileklerimle…

Serhan Ok

Şubat 2005

3 thoughts on “Hakkımda”

    1. Evet dostum, bi top yamuk mu değil mi, havaya döndürerek atar öyle anlardık. Bakkalda önce düzgün toplar tükenirdi. Ama yamuk topla oynamak da başka bi şeydi, 2010 dünya kupası topu gibi sürprizlerle doluydu :)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir