Erdoğan’ın Yeni Logosu ve Başkanlık Meselesi

Selamlar,

Erdoğan’ın logosu piyasaya çıktı. Logoya gelmeden önce bi konuyu netleştirelim. Bu seçimin bir Cumhurbaşkanlığı seçimi olmayacağını belirtmekte fayda var. Evet, bu seçim kesinlikle Cumhurbaşkanlığı seçimi olmayacak. Bu seçim Başkanlık seçimi olacak. Erdoğan bunun sinyallerini epeydir veriyordu zaten de şimdi yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başladı. Twitter’daki bu #etiket olayı özetliyor bence. #yenitürkiyeninbaşkanı
“Erdoğan’ın Yeni Logosu ve Başkanlık Meselesi” okumaya devam et

Yöresel Tatlar Sahtekarlık Altında

Geçtiğimiz hafta bir müşterimiz için Antep’e gittik. Baklavası, lahmacunu ve kebabıyla ünlü, o Anadolu’nun sanayi devi şehrine… Oralarda yaşayan bir müşteri adayımız da bizi misafir etti sağ olsun. Haliyle dönüşte bir baklava almadan dönmeyelim dedik. Baklavacıya girip bakınırken bir arkadaşımın yaşadığı deneyim aklıma geldi ve şunu sordum: “Yöresel Tatlar Sahtekarlık Altında” okumaya devam et

Reklam Analiz 2: Pegasus İçin “Ucuz” Risk

Selamlar,

Bir yere gideceğim zaman, özellikle de yaz zamanı Pegasus biletlerine bakan herkes gibi ben de aynı şeyi söylüyorum. “İyi de Pegasus, ucuzum diyorsun ucuz değilsin ki?”

Havacılık sektöründe fiyatlandırma doluluk oranına göre yapılıyor bildiğiniz gibi. Yani uçak doldukça fiyat artıyor. Bazı dönemlerde de fiyatlar hep yüksek. Arz-talep meselesi… Bunun eleştirilecek bir tarafı yok. Bayramda ucuz uçmak istemek biraz şımarıklık oluyor. Burada Pegasus’un son bir yıl içinde yaptığı değişiklikleri ve iletişim stratejisini masaya yatıracağım, sektörün sorunlarını değil. “Reklam Analiz 2: Pegasus İçin “Ucuz” Risk” okumaya devam et

Pornografik Marka

Selamlar,

Bu başlığı, “Sex sells” ifadesinin yazılı her türlü metin için de geçerli olduğu gerçeğinden yola çıkarak atmadım. Başka bir gerekçesi var. Öte yandan pek çoğunuzun aklına Amerikan Apparel gibi kadın bedenini irite edici şekilde sergileyen markaların yürüttüğü pazarlama stratejisi ve bu çerçevedeki reklamları gelebilir. O da var tabi ama asıl mesele o değil.

Reklamcılık Harley Davidson gibi güçlü bir imajı olan markanın bile geçmişte yaptığı gibi rasyonel değil artık. Daha abartılı, daha gösterişli daha cüretkar.

Dücane Cündioğlu, “Siyaset ve pornografi birbirine çok benzer” der ve bunu siyasi liderlerin sex kasetlerini kast ederek söylemez. “İkisi de gerçeğin hakikatsiz tezahürüdür” der Cündioğlu. “Hakikatsiz tezahür” bugünkü yazının nedeni işte…

“Pornografik Marka” okumaya devam et

31 Mart’a Mektup

Selamlar,

Bir seçim arefesinde daha yazıp yazmamak konusunda tereddüt ediyorum. Siyaset, iletişimin, markalaşmanın ve pazarlamanın en güçlü örneklerini gördüğümüz ve marka tercihinin güçlü bir sosyolojik temele dayandığı hatta tercih edenler arasında güçlü taraflar yarattığı bir alan. O yüzden rasyonel düşünmek pek mümkün değil.

Daha önceki seçimlerde de seçim arefelerinde yazılar yazmıştım. Baykal’ın tutarsızlığının oy yerine sorun getireceğinden bahsetmiştim geçen yerel seçimler öncesinde. Çarşaflı kadınlara rozet takmanın oy değil algı karmaşası yaratacağına değinmiştim. 2011 seçimlerinde CHP’nin niye yine kaybedeceğini de yazmıştım. “Türkiye rahat bir nefes alacak” mesajını “Türkiye’nin derdi rahat nefes almak değil” diyerek yanlış bulmuştum. Seçim sonrasında pek çok kişi de bu noktaya değinerek mesajın yanlış verildiğini söylemişti. “31 Mart’a Mektup” okumaya devam et

Geriden Gelmenin Dayanılmaz Hafifliği

Boğazına düğümlenen her neyse ondan kurtulması pek de kolay olmadı. Zira nedeni belirsiz olan sorunlar, çözümü de belirsiz olduğu için ya tefekkürle sonuçlanıyordu ya da büsbütün isyanla. Ortası yoktu. Ancak nedeni belli olan sorunlarda nedeni ortadan kaldırmaya çalışıyor insan. Ona gücü yetmiyorsa, nedenin varlığına hayıflanıp kendini yiyor. Yani sanıldığının aksine sebebi belli olan sorunlardan kurtulmak hiç de kolay değil. Bir gün o sorunun ortadan kalkabileceği düşüncesi yiyor insanı. Umut deniyor buna. Umutsuzluk demek daha doğru belki.

Umutsuzluk özlemi diye bir şey olsa diye düşündü o sırada. Mesela bir müzik grubu…

Öksürdü bolca, sıkıntıları ağız yoluyla atılabilirmiş gibi. Olmadı. En küçük çocuk olmanın verdiği dayanılmaz adeletsizlik duygusu içine sızdı ve onun için de kızdı. En küçük çocuk hep en şanslı görülür diye düşündü. Kendinden büyük abileri ablaları olabilir en azından. Onların küçülen (ya da sahipleri büyüdüğü için küçük gelen de olabilir) kıyafetlerini giyebilir. Derslerinde yardım alabilir. Atçılık oynamak istediği zaman daha kolay at bulabilir. Evcilik oynamak isterse daha kolay ev olabilir. Yaramazlıklar için bile örnek alabilir. Ama tek bir şeye sahip olamaz. O da ebeveynleriyle büyüklerinin sahip olduğu kadar vakit geçirme fırsatına. Geriden gelenin moral avantajı olduğunu iddia etseler de küçük çocuk hiç büyüklerini geçemez annesi ve babasıyla vakit geçirmeye sıra gelince. Hep bir adım geriden gelir, hep eksik kalır.

Gripken aklına gelmesini garipsemedi annesinin. Ihlamurlar ve nane limonlarla yoğun bakıma alırdı hastalandığı zaman. Şimdiyse eski bir kentin eski bir evinde tek başınaydı ve sallama ıhlamurlara kalmıştı umudu. 2 yıldır katlandığı şehir hayatında en sevmediği dönemler hastalandığı zamanlardı. Kent daha bir huysuz ve çekilmez oluyordu o zamanlar. İyileştirmek için hiç bir şey yapmıyordu. Oysa yaşadığı kasabada güneş her fırsatta evin içine dolar vitaminler getirirdi. Gökyüzü saklamazdı kendini beton yığınları arasına. Kendini hemen gösterirdi. Çiçekler yapmacık parfüm kokuları değil kendi öz kokularını salardı. Ailesini zincirleme bir bisiklet kazasında kaybedeli dördüncü yıldı. Ne çok bisiklet vardı bu şehirde. Parkta gezinirken çarpışan iki bisikletliye arkadan gelen bir diğeri çarpmış, sonrasında ise aralarında çıkan kavgada kimisi levyeyi, kimisi beyzbol sopasını çekmişti. Birinin elinde patlayan silahtan çıkan tek kurşunsa onların canını almaya yetmişti. Henüz 68 ve 65 yaşındalardı. Ölmek için çok genç, vurulmak içinse çok yaşlılardı. Bisikletlerin plakası olmadığı için saldırganlar kaçmış ve Allahlarından bulmuşlardı (Buraya umut gelecek).

“Şimdi” diye düşündü, “Ben ilk çocuk olsam, benim en az 40 gribimi çekmiş, 100’ün üzerinde ıhlamur kaynatmış olurdu annem ama ben son çocuk olduğum için hiç o sayıya erişemeyeceğim”. Bir küçük kova dolusu soyulmayı bekleyen portakal ve bir dizi ilaç sehpanın üzerinde kendilerine görev verilmesini bekliyordu. Ölüme gitmeye hazırlardı. Ya da yaşama… Her yıl gripten ölen dünya genelindeki 300.000 kişiden biri olup olamayacağını düşündü. Buna gülerken aklına aldığı yılbaşı biletleri geldi. O bilete bir ikramiye çıkma ihtimali büyük olasılıkla gripten ölme ihtimalinden çok daha düşüktü ama işte o “Umut” her duygu ve düşüncenin katalizör maddesiydi. Varlığı bir dert yokluğu bir dertti.

Biraz kendini toparlamaya çalışıp ayağa kalktı. Akan burnunu kağıt bir peçeteyle rast gele silerken yine annesi geldi aklına. Peçeteyi katlayarak kullanması gerektiğini söylerdi hep. Böylece her kata sırayla burnunu siler ve bir tomarla dolaşmak zorunda kalmazdı. Annesi herşeyi nasıl da biliyordu. Sonra içeri doğru seslendi.

“Kızııım, ıhlamur nerde kaldı?”

Erkeklere Satılabilen Gereksiz Şeyler Listesi

Geçenlerde Bauhaus’a girmiştim. Yapı marketlere giden erkekler, bujitericiye girmiş kadınlardan farksızdır. Kadınlara haksızlık yapmayalım, onlardan çok daha beterdir. İhtiyacı olsun olmasın herşeyi eller, bakar, dener ve sonrasında da pek çok gereksiz şeyle kapıdan çıkar. Yılda 1-2 kere kullanacağı kafaya takılan madenci lambasından tutun da evde onun açılabileceği hiç bir şey olmayan ince tornavida takımına kadar herşeyi almaya eğilimlidir o adam.  Takım üstelik, erkeklere satılan şeyler takımdır genelde. Çünkü bu sayede daha çok sayıda gereksiz şeyi, sırf sayısı ve çeşidi daha fazla diye, daha pahalı fiyata satabilirsiniz. Tek bir tornavidaya 10 lira vermektense %90’ını kullanmayacağı 10 uçlu bir tornavida takımına 15 lira vermeyi yeğler erkekler. Geçenlerde araç içi şarj aleti alırken şu 10 başlıklılardan aldıktan sonra kendime sormuştum: “Tamam şu uç senin telefon için ama geri kalan 9 taneyi ne yapacaksın?”. Sonra o da bozuldu, zaten doğru düzgün şarj etmiyordu, telefonu amuda kaldırmak gerekiyordu. “Erkeklere Satılabilen Gereksiz Şeyler Listesi” okumaya devam et

Reklam Analiz 1: Hepsiburada, Petlas, Şahin

Merhabalar,

Uzun zamandır yazmak istediğim bir konuyu ele almak Şahin Sucukları’nın yeni reklamını izleyince  şart oldu. Eee, neticede Kayseriliyiz ve bizim de bazı hassasiyetlerimiz var.

Tasarımcı Aziz Yayla kardeşim şöyle demişti: Eğer markamızı, ürünümüzü herkese teker teker gidip anlatma imkanımız olsa reklama ihtiyaç olmazdı. Şu an öyle olmadığı için iş yaptığının farkında olan bir arkadaş tabi kendisi. Reklam fikri bulamam ama bir stratejist olarak iyi reklamla ilgili kelam ederim. Ve tabi ki çoğunlukla kötü örnekler üzerinen ilerleyeceğim. Yer yer yazmayı hedefliyorum bu konuyla ilgili. Ne anlattıklarından ve neden yanlış (kötü değil) olduklarından ya da – bazen – neden doğru (iyi değil) olduklarından bahsedeceğim. Bugün kısaca üç marka ve üç reklamı irdeleyeceğim. “Reklam Analiz 1: Hepsiburada, Petlas, Şahin” okumaya devam et

Fırsat Sitelerinin Otopsisi

Merhabalar,
E-ticaretin hızlı yükselişi ve bizim süreçlere hızlı adapte olma yeteneğimiz bazen sektörel problemler ortaya çıkarabiliyor. Bu sorunun zaten farkındaydım epeydir. Ancak bir vakit önce Ömer Ekinci’nin kendi blogunda yazdığı “Saklışehir neden battı?” isimli özeleştirisini okuyunca tekrar bir yazma motivasyonum oluştu. Sonra tekrar geçti. Araya kitap falan da girdi. Şimdi tekrar geldi ve geçmeden yazayım dedim.

“Fırsat” kelimesindeki seksilik hiç bir şeyde yok. Dün izlediğiniz Victoria’s Secret mankenlerinde dahi yok. Elbette farklı bir çekicilik “Fırsat” kelimesindeki ama yine de ilgi ve dikkat çekmesi açısından mukayese kabul eder. Bir şeyin Fırsat olmasını sağlayan şey kısıtlardır. Burada kısıt bir ya da birden çok olabilir.
“Fırsat Sitelerinin Otopsisi” okumaya devam et

100 Ülkeye İhracat Yapma!

İhracat her markanın ağzını sulandırıyor. Çünkü özellikle ülke içindeki pazar doyuma ulaştığında dışarıda iş yapabileceğimiz koca bir dünya var. Gerek iletişim ve gerekse ulaşım imkanlarının artması, hemen hemen her şeyi (regülasyonlar izin verdiği ölçüde) hemen hemen her yere satabilmeyi sağlıyor. Özellikle büyüme aşamasındaki markalar, marka genişlemesi stratejilerini coğrafi genişleme üzerine kurguluyorlar.

Yabancı pazarlarda gerçekten başarılı olan markalarımız yavaş yavaş çıkmaya başladı. Rusya’da Colin’s markası, İngiltere’de Beko markası çok iyi durumdalar. Geçenlerde Hayat Kimya’nın Molfix markası ile Cezayir’de pazar lideri olduğunu duyunca sevindim. Fakat aynı haberin içinde geçen “101 ülkeye ihracat gerçekleştiriyor” ifadesi bendeki şalteri attırdı. 101 ülkeye ihracat yapmak gerçekten iyi bir şey mi? Coğrafi yayılım risklerin azaltılması, pazar potansiyellerinin tespiti ve küresel bir bakış açısı kazanmak için önemli. Ancak 100 ülkeye ihracat yapıp birinde pazar lideri iseniz, diğerleri ihracat cironuzun %10’unu oluşturuyorsa bu işte bir yanlışlık var demektir.

“100 Ülkeye İhracat Yapma!” okumaya devam et