Öykü Öykü/Deneme/Şiir

Cennet

>

Koşuyordu, sadece koşuyordu. Ayağının altında ezilip kalan dünyaya, güzel beyaz çiçeklere, küçük haşerelere aldırmadan; kollarını sıyıran dikenleri, ağaçlar arasından süzülen güneş ışıklarıyla ortaya çıkan muhteşem resmi ve arkasında bıraktıklarını umursamadan koşuyordu. Artık dayanacak gücü kalmamıştı, bir ateşin yavaş yavaş sönmesi gibi söndü tüm güzel şeyler ve bir anda ışıksız kalmıştı. Bir an durdu ormanın bittiği yerde. Sadece durdu. Düşünmeden, hissetmeden.

Hiç de ince olmayan bir hastalık ayırmıştı annesinden onu. Neden ince hastalık demişlerdi ki ona? Aslında dememişlerdi ona annesinin ince hastalığa yakalandığını, sıska doktor amcasıyla konuşurken duymuştu. Hemen gidip ansiklopediyi karıştırmıştı. Rahmetli babası bir seneye yakın gazete almıştı bu sete sahip olmak için. Karıştırdı ansiklopediyi, “F” den sonraydı, “H,I” ve işte “İ”. “İnce hastalık”, “N” harfi “M” den önce miydi sonra mıydı? Buldu. Ansiklopediden şunları okudu “Diğer adı verem olan ve falan filandan… hücrelerin işlevini… ölümcül… henüz tıpta çaresi bulunamamıştır…”. Tekrar. “…henüz tıpta çaresi bulunamamıştır…”. Bu ne demek oluyordu. Nasıl olurdu da çaresi olmazdı, doktor amcalar hep ilaçlar verirlerdi, iğneler yaparlardı, bazen de ameliyat ederlerdi. Bunlardan biri işe yaramalıydı. Nasıl olur da çaresi olmazdı. Yaklaşık bir aydır kırmızı mendiller atılıyordu çöplere. Tüm bunlara anlam veremeyen oniki yaşındaki küçük kız çocuğu ise artık bir uçurumun eşiğindeydi.

Güzel bir aile tablosu belirdi gözünün önünde, sonsuzluğa doğru. Bir akşam yemeğiydi, güzel bir müzik çalıyordu ve babası ölümünden altı gün önce annesini dansa kaldırmıştı, on beşinci yılıydı evliliklerinin. Kapı çaldı, anne açtı,üzerine saçılan binlerce kırmızı gül yaprağıyla şaşkına döndü, babaya koştu, sarıldı sımsıkı, ruhunu ona teslim edercesine, aşk buydu. Silindi manzara ve vadinin yeşilliği kapladı gözünün alabildiği her noktayı.

Bir Pazar akşamıydı telefonun inatçı inatçı çaldığı, annesi hiç acele etmemişti açmak için, sanki açmak istemiyordu. Telefonun sesi kesildi ve son duyulan şey yere düşen ahizenin sesiydi. Kötü bir şeyler oluyordu, hissetmişti. Taburenin bir ayağı eksilmişti. Ertesi gün getirdiler babasını, duygular yoktu, kalksın sarılsın istedi son kez, “Kızım!” desin yürekten ve öpsün yanaklarından, olmadı. Görmesine de izin vermediler. Bir trafik kazasıydı.

Sonsuz uçuruma baktı korkuyla değil ama, neşeyle. Dönüşünü beklediği babasını karşılar gibi, aldığı oyuncakları kutusundan açar gibi, annesinin yaptığı kekleri çatal bışak kullanmadan yer gibi, yaşar gibi. Tüm hisleri uçtu önce. İşte hayat buydu, özgürlük, doyabildiğince hava ve hissedebildiğin kadar mutluluk. Yumuşak bir düşüş yaptı. Annesinin kızmasını bekledi, yatağının üzerinde zıplamış gibi. Neresiydi burası, etraf yemyeşildi. Bir ev gördü az ilerde, kendi evlerine ne kadar da benziyordu. Öylesine ahşaptı, öylesine bembeyazdı ve öylesine sevgi tütüyordu bacasından, duman duman. Ama az önce koşarak çıkmıştı evden, bu ev kendi evleri olamazdı. Korkuyla yaklaştı eve, kapı açıldı karşısında beliren babasıydı. Kızarmış ekmek kokuları geliyordu içerden. “Buyrun hanfendi.” Dedi “ Kahvaltı hazır.”

2006

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir