Marka Rekabet

Fener Neden İyi Bir Marka?

Merhabalar,

Baştan söyleyeyim. Spor, siyaset ve din konularını marka penceresinden bakarak yazmak zor iş. Yaftalanma tehlikesi var. Oysa markalamada ve iletişimde başarı her alanda mevcut. Hele ki yukarıda saydığım üç alanda muhteşem boyutta. Mesela dinler bir pazarlama harikasıdır. İnsanları duyu organlarıyla algılamadıkları bir şeye inandırıyorsunuz. Müthiş bir şey. Ortada resmen hiç bir şey yok. Markanın vaadini gerçekleştirmesi için ölmen gerekiyor. O derece :) Siyaset deseniz orada da laftan başka bir ürün yok. Hayal satın alıyor ve o hayale inanıyorsun. Taraf da tutuyorsun. Futbol da bir pazarlama harikası. Bir grup insan bir topun peşinden koşup 3 direk arasına o topu yuvarlamaya çalışıyorlar ve insanlar bu oyunda seve seve taraf oluyorlar. Oysa taraflar hiç bir şey kazanmıyor. Futbolcu kazanıyor, hakem kazanıyor, bahisçiler kazanıyor, statta su satan büfe kazanıyor, stadın etrafındaki otopark kazanıyor, maçı yayınlayan kanal kazanıyor, maçın izlendiği televizyonu yapan marka kazanıyor… Taraftarsa hep kaybediyor. Her sezon yeni bir forma çıkıyor. Gidiyor, parayı bastırıp orjinalinden forma alıyor. Üstelik haftada en çok 3 saat giyiyor. Hiç bir şey kazanmadan böylesi bir marka sadakati yaratmak tam bir pazarlama harikası. Milyon dolarlar harcasanız ticari markalar için bunu yapamazsınız.

Peki spor (özellikle de futbol) markaları nasıl doğuyor ve nasıl yönetiliyor? Bi’ kere bu markaların doğduğu yerlerin ve taraftarlarının markaların oluşumunda çok büyük etkisi var. Bir günde yok olmayacağı gibi bir günde de doğmuyor spor markaları. Mesela kimse Fenerbahçe’nin diğer rakip taraftarlar tarafından da bir gün az da olsa sempatiyle karşılanabileceğini aklından geçirmesin. Fenerbahçe antipatiktir, antipatik kalacaktır. Galatasaraylı, Beşiktaşlı, Eskişehirsporlu taraftarlar birbirine karşı sempati besleyebilir. Ama Fenerbahçe’ye asla.

Burada Fenerbahçe’yi anlatmayacağım. Ancak Fenerbahçe’nin en çok kombineye sahip olması, traftar mağazası en çok ciro yapan takım olması ve ticari olarak her ne yaparsa (GSM hattı, güvenlik sistemleri vb) en çok tutmasını markanın tutarlılığına ve iyi yönetilmesine bağlayacağım. Böyle bir bağ olmadığını düşünenler bundan sonra okumasın. Şikeye falansa hiç girmeyeceğim zaten.

Pazarlamanın altın kurallarından biri de zıtlıkların bir birini var ettiğidir. İnsan zihni bir kavramı ya da ürünü (ürünün vaat ettiği kavramı) zıddıyla birlikte algıladığında aklına daha iyi işler. İyi-kötü, güzel-çirkin, şeytan-melek, siyah-beyaz, kadın-erkek gündüz-gece… Evren zıtlıklar üzerine inşa edilmiştir. Hem de en başından beri. Adem ve Havva buna en iyi örnektir. Buna ilişkin bir zaman önce yazdığım “Zıtlıklar Birbirini Var Eder” yazıma buradan ulaşabilirsiniz.

“El Clásico

Barcelona ve Real Madrid arasındaki ezeli rekabet El Clásico adıyla anılmaktadır. Bu rekabet İç Savaş yıllarında siyasi alanda da boy göstermiş, Katalanlar ve Kastilyalılar arasında kültürel ve siyasi gerilimler baş göstermiştir.[2]

Francisco Franco döneminde Katalanlar başta olmak üzere tüm bölgesel kültürlere baskı politikası uygulamıştır. İspanyol topraklarında İspanyolca dışındaki tüm dillerin konuşulması yasaklanmıştır.[3][4]Bu dönemde FC Barcelona Katalan halkının sembolü haline gelmiş ve “Més que un club” (Bir kulüpten daha fazlası) adıyla anılmıştır. Diktatörlük döneminde Barcelona’yı desteklemek Manuel Vázquez Montalbán‘ın da söylediği gibi Katalan olduğunu göstermenin en dikkat çeken yoluydu. Bu yöntem anti-Franco harekete katılmadan diktatörlüğün muhalifi olduğunu göstermenin de bir yoluydu.[5]Barcelona’nın muhalefeti simgelediği İç Savaş döneminde Real Madrid ise baskıcı merkeziyetçilik anlayışının ve faşist rejimin bir simgesi olarak görülmüştür.[6][7]

Günümüzde yalnızca sportif anlamda süren bu rekabet futbolcu transferleri, kupa şampiyonlukları, mali gelir gibi alanlarda sürmektedir.”

Yukarıda Wikipedia’dan aldığım yazıda da görüldüğü gibi İspanya Ligi’nde 2 dev takımın olmasının nedeni bu zıtlıktır. Anti-Franco size bir şey hatırlatmadı mı?

Demem o ki Anti-Fener camiası büyüdükçe Fenerbahçe markası da büyüyecektir. Hiç bir takımın Anti’si Fenerbahçe kadar çok olamaz. Çünkü Fener markası ukala, kendini beğenmiş, şımarık bir markadır. Her zaman Fenerbahçe’de Lugano, Emre ve Volkan gibi antipatik insanlar yer alır ve yer almaya da devam etmelidir. Galatasaray markası ve Galatasaraylı oyuncularsa öyle değildir. Galatasaray bu ülkenin toplamda en çok sevilen markasıdır esasında. Sempatiktir, bizden biridir, sıcaktır, mütevazidir. Fenerliye para vermezsen oynamaz mesela ama Galatasaraylı oynar. Galatasaray’ın oyuncuları her zaman toplumun hemen hemen tamamının sevdiği oyunculardır. Metin Oktay, Hagi, Hakan Şükür, Bülent Korkmaz ve daha niceleri çok sevilmiştir. Galatasaraysa bu pozisyonunu korumalı ve antipatik oyuncuları kadrosunda barındırmamalıdır. Agresif olmamalıdır. Fenerbahçe Okan Bayülgense, Beyaz Galatasaraydır (Her ne kadar kendisi Fenerli olsa da).

İşin ahlak çerçevesi falan beni hiç ilgilendirmez. Ben markacı adamım. 22 kişinin bir topun peşinden koştuğu ve milyonlarca insanın en ufak bir menfaati olmadan ölesiye tarafını savunduğu bir sektörden bahsediyoruz. Dinde bile öteki dünyada bir menfaat elde etme durumu var. Futbolcu ahlaklı olmak zorunda değildir. Sevmeyen sevmez orası ayrı. Kurallar dışında bir şey yapar ya da söylerse cezasını alır orası da ayrı.

Demem o ki hem Fenerbahçe’nin kendi markasını çok iyi bir şekilde yönetmesinden hem de Anti-Fener kitlesinin büyüklüğünden ötürü Fenerbahçe markası Türkiye Futbolunun en iyi yönetilen ve pozisyonu en net olan markasıdır. Bir insan ya Fenerlidir ya da Antifenerli :)

İyi haftalar,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir