Öykü Öykü/Deneme/Şiir

Geriden Gelmenin Dayanılmaz Hafifliği

Boğazına düğümlenen her neyse ondan kurtulması pek de kolay olmadı. Zira nedeni belirsiz olan sorunlar, çözümü de belirsiz olduğu için ya tefekkürle sonuçlanıyordu ya da büsbütün isyanla. Ortası yoktu. Ancak nedeni belli olan sorunlarda nedeni ortadan kaldırmaya çalışıyor insan. Ona gücü yetmiyorsa, nedenin varlığına hayıflanıp kendini yiyor. Yani sanıldığının aksine sebebi belli olan sorunlardan kurtulmak hiç de kolay değil. Bir gün o sorunun ortadan kalkabileceği düşüncesi yiyor insanı. Umut deniyor buna. Umutsuzluk demek daha doğru belki.

Umutsuzluk özlemi diye bir şey olsa diye düşündü o sırada. Mesela bir müzik grubu…

Öksürdü bolca, sıkıntıları ağız yoluyla atılabilirmiş gibi. Olmadı. En küçük çocuk olmanın verdiği dayanılmaz adeletsizlik duygusu içine sızdı ve onun için de kızdı. En küçük çocuk hep en şanslı görülür diye düşündü. Kendinden büyük abileri ablaları olabilir en azından. Onların küçülen (ya da sahipleri büyüdüğü için küçük gelen de olabilir) kıyafetlerini giyebilir. Derslerinde yardım alabilir. Atçılık oynamak istediği zaman daha kolay at bulabilir. Evcilik oynamak isterse daha kolay ev olabilir. Yaramazlıklar için bile örnek alabilir. Ama tek bir şeye sahip olamaz. O da ebeveynleriyle büyüklerinin sahip olduğu kadar vakit geçirme fırsatına. Geriden gelenin moral avantajı olduğunu iddia etseler de küçük çocuk hiç büyüklerini geçemez annesi ve babasıyla vakit geçirmeye sıra gelince. Hep bir adım geriden gelir, hep eksik kalır.

Gripken aklına gelmesini garipsemedi annesinin. Ihlamurlar ve nane limonlarla yoğun bakıma alırdı hastalandığı zaman. Şimdiyse eski bir kentin eski bir evinde tek başınaydı ve sallama ıhlamurlara kalmıştı umudu. 2 yıldır katlandığı şehir hayatında en sevmediği dönemler hastalandığı zamanlardı. Kent daha bir huysuz ve çekilmez oluyordu o zamanlar. İyileştirmek için hiç bir şey yapmıyordu. Oysa yaşadığı kasabada güneş her fırsatta evin içine dolar vitaminler getirirdi. Gökyüzü saklamazdı kendini beton yığınları arasına. Kendini hemen gösterirdi. Çiçekler yapmacık parfüm kokuları değil kendi öz kokularını salardı. Ailesini zincirleme bir bisiklet kazasında kaybedeli dördüncü yıldı. Ne çok bisiklet vardı bu şehirde. Parkta gezinirken çarpışan iki bisikletliye arkadan gelen bir diğeri çarpmış, sonrasında ise aralarında çıkan kavgada kimisi levyeyi, kimisi beyzbol sopasını çekmişti. Birinin elinde patlayan silahtan çıkan tek kurşunsa onların canını almaya yetmişti. Henüz 68 ve 65 yaşındalardı. Ölmek için çok genç, vurulmak içinse çok yaşlılardı. Bisikletlerin plakası olmadığı için saldırganlar kaçmış ve Allahlarından bulmuşlardı (Buraya umut gelecek).

“Şimdi” diye düşündü, “Ben ilk çocuk olsam, benim en az 40 gribimi çekmiş, 100’ün üzerinde ıhlamur kaynatmış olurdu annem ama ben son çocuk olduğum için hiç o sayıya erişemeyeceğim”. Bir küçük kova dolusu soyulmayı bekleyen portakal ve bir dizi ilaç sehpanın üzerinde kendilerine görev verilmesini bekliyordu. Ölüme gitmeye hazırlardı. Ya da yaşama… Her yıl gripten ölen dünya genelindeki 300.000 kişiden biri olup olamayacağını düşündü. Buna gülerken aklına aldığı yılbaşı biletleri geldi. O bilete bir ikramiye çıkma ihtimali büyük olasılıkla gripten ölme ihtimalinden çok daha düşüktü ama işte o “Umut” her duygu ve düşüncenin katalizör maddesiydi. Varlığı bir dert yokluğu bir dertti.

Biraz kendini toparlamaya çalışıp ayağa kalktı. Akan burnunu kağıt bir peçeteyle rast gele silerken yine annesi geldi aklına. Peçeteyi katlayarak kullanması gerektiğini söylerdi hep. Böylece her kata sırayla burnunu siler ve bir tomarla dolaşmak zorunda kalmazdı. Annesi herşeyi nasıl da biliyordu. Sonra içeri doğru seslendi.

“Kızııım, ıhlamur nerde kaldı?”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir